"Bir karar verdiğiniz zaman dönmeyin."
Zira Allah Tealâ buyurmuştu: "... Bir kere azmettiğin zaman artık Allah'a güvenip dayan..."
Arkadaşlarının görüşlerine de başvurup bir karar aldığında o kararın arkasında ol!
Gönüller aynı topraktandır.
Selman-ı Farisî, yani İranlı Selman r.a. bir fikir verir.
"Biz İran'da şehrin etrafına büyük ve derin hendekler kazardık. Ve şehri o hendeklerin arkasından savunurduk."
Allah Rasulü s.a.v. ve diğer müslümanlar bu fikri benimsediler.
Zira Allah Rasulü s.a.v. alemlere rahmet olarak gelmişti ve çok fazla kan dökülsün istemiyordu.
Düşmanlık edenlere karşı savunmaydı savaşları. Kendilerine zulmedenlere karşı. Hayata kıyanlara karşı...
Ve belki bir sabah ezanı gökleri ve yerleri pîr ü pâk ederken ilk kazma sesleri duyuldu.
En çok özleyen, en çok bekleyen
Hudeybiye Antlaşması günü... "Feth-i mübin diye nitelediği Rabbimizin... Fakat bilmiyoruz, bilmiyor Allah Rasulü s.a.v.'in arkadaşları.
Gerçekten neyi bilirdik ki biz öğretmeseydi. Neyi anlardık anlatmasaydı?
Üzgünler. Hac edemeden dönecekler.
Oysa ne kadar istemişlerdi. Ne kadar özlemişlerdi.
Bilmiyorlar mıydı Allah Rasulü s.a.v. daha çok özlemişti, daha çok istemişti.
"Haydi.." dedi Allah Rasulü s.a.v.; "Haydi, artık kurbanlarınızı kesiniz ve saçlarınızı tıraş ediniz!"
Fakat haccetmemişler. Üzgünler. Bekliyorlar.
Belki değişir durum, belki bir yol açılır Mekke'ye, Kâbe'ye.
Kımıldayan yok. Bilmiyorlar mı, fark etmiyorlar mı üzülüyor Allah Rasulü s.a.v...
Çadırına girdi ve durumu eşlerinden Ümmü Seleme r.a.'ya anlattı.
Anlatırız birine, o an biz olan birine. Bir ferahlatıcı rüzgâr eser. Dağılır ağır hava. Serinleriz.
Ümmü Seleme r.a. bir fikir verdi:
"Ey Allah Rasulü, ashabınıza bir şey söylemeden siz kurbanınızı kesin, tıraşınızı olun. Bu durumda onlar kendilerine zor gelen bu durumun ağırlığı altında bile olsalar sizin yaptığınıza tabi olacaklardır. Üzülmeyin ve onları mazur görün."
Bu istişareden sonra Allah Rasulü s.a.v. çadırından çıktı ve kurbanını keserek tıraş oldu. Sözleşme belki fesholur diye bekleyen müslümanlar bunun imkansız olduğunu anlayarak birer birer kurbanlarını kesmeye ve tıraş olmaya başladılar.
O hale bürünmek
Allah Rasulü s.a.v.'in yanında olan, ölçüyü ondan alan Hz. Ömer r.a. halife olmuştu.
İstişareye kıymet verdi. 'Halifeyim, ne dersem o olur!' demedi.
'İnsanların en bilgilisi, en seçilmişi olmasam bu görevde olmazdım!' demedi.
Tevazu müslümanın aslî haliydi.Ve müslümanlardan da en çok idarecilere yakışırdı.
O halle kuşandı, o hale büründü.
"İstişare yapılmadan tatbik edilen işler başarısızlığa mahkumdur." dedi.
Halife Hz. Ömer r.a.'nın istişare usulü şöyleydi: Önce konuyu müslümanlardan ulaşabildiği kişilerle görüşür, peşinden Kureyşliler'in fikrini sorar, son olarak da diğer sahabilerin fikrini alırdı. Ve böylece en isabetli kararı verirdi. Ve yine Hz Ömer r.a. zor bir meseleyle karşılaştığında çocuklar ve gençlerle istişare eder, onların zekâlarının keskinliğinden istifade ederdi.
Gerçekten sormak gerekeni sormaktır
Danışmak, danışmış olmak için değil.
Sormak, sormuş olmak için değil.
Gerçekten istifade etmek için.Başka başka pencereler açmak için. Renkleri görmek, tatmak için.
Tek kanatla uçabilir miyiz? Kanatlar takınmak için.
Kararlarımızın altına imza istemek değil, birlikte karar almaktır istişare.
Bir olmak beraber olmaktır. Birlikte atmasıdır kalplerimizin.
Ya da sorulmaması gerekenleri sormak değildir istişare.
Allah ve Rasulü bir konuda kesin hüküm verdikten sonra insanlara ne oluyor ki o konuda söz söyleyebilsinler, hüküm verebilsinler!?
İnsanlara ne oluyor ki o hükmü istişareye açsınlar!? Ve ne oluyor ki o konuyu bir insandan soruyoruz?
'Ne yapmalıyım?' diye.
Ateşin yakacağını kim bilmez.
Neden sorarız 'ateşe atlayım mı?' diye. Yanmamızdan birisi daha sorumlu olsun diye mi?
Yoksa yanmayı göze alırız da, tek başımıza yanmayı mı alamayız? Ya da bizim yerimize o yanar diye mi düşünürüz?
Oysa herkes ancak kendi yerine yanar, yanacaksa...
Tevazudur istişare.
Bilginin, fikrin; bilenin ve fikir sahibi ola...